1- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. 2- Kitap ehlinden olan kafirleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı. Ama Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi ve kalplerine korku saldı. (Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı). O halde ibret alın, ey basiret sahipleri! 3- Eğer Allah, onlar hakkında sürgünü yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı. Bununla birlikte onlar için âhirette ateş azabı vardır. 4- Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir. Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır. 5- Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz yahut onu kökleri üzere dikili bırakmanız, hep Allah’ın izni dahilinde olmuştur ve bu, Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir. 6- Allah’ın onlar(ın malların)dan Rasûlü’ne verdiği feye/ganimete gelince siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah, her şeye gücü yetendir. 7- Allah’ın (savaşsız fethedilen) ülkelerin ahalisinden Rasûlü’ne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir. Bu, o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan (ve yosulların istifade edemediği bir servet) olmasın diyedir. Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun ve Allah’tan korkup sakının. Çünkü Allah, cezası çok çetin olandır. 8- (O fey), yurtlarından çıkartılıp mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’ın lütuf ve rızasını isteyen, Allah’a ve Peygamberine destek olan fakir muhacirlerindir. İşte onlar (özü sözü) doğru olanların ta kendileridir. 9- Onlar(ın hicretinden) önce Medine’ye yerleşip imanı da kalplerine yerleştirenler, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 10- Onlardan sonra gelenler derler ki:“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen çok şefkatlisin, pek merhametlisin.” 11- Gördün mü o münafıklık edenleri(n yaptığını)? Onlar, Kitap ehlinden kâfir olan kardeşlerine şöyle derler:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar. 12- Eğer onlar (yurtlarından) çıkartılırlarsa andolsun ki onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler. Onlara yardım etseler bile kesinlikle gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. 13- İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır. Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır. 14- Onlar sizinle toplu olarak (yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın; ama kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır. 15- (Bu yahudilerin durumu) kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir. Onlar için (ahirette) can yakıcı bir azap vardır. 16- (O münafıkların durumu da) şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana:“Kâfir ol” der. O kâfir olunca da: “Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. 17- Nihayet ikisinin de âkıbeti, içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur. İşte zalimlerin cezası da budur.
(Medine’de inmiştir. 24 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
Bu sûreye Benî Nadir sûresi de denmektedir. Bunlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliği sırasında Medine yakınlarında bulunan yahudilerden büyük bir kesim idiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik verilip de Medine’ye hicret edince bunlar da diğer kâfir olan yahudiler gibi kâfir oldular. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de komşusu olan yahudi kesimlerle antlaşmalar yaptı. Bedir gazvesinden altı ay civarında bir süre sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onların bulundukları yerlere gitti ve Amr b. Umeyye ed-Damri’nin öldürdüğü Kilab oğullarına mensup kişilerin diyetini ödemesi için (aralarındaki antlaşma gereği) kendisine yardımcı olmalarını istedi. Onlar: Olur, yardım ederiz, ey Ebu’l-Kasım. Şurada bir süre otur da senin isteğini yerine getirelim, dediler. Bir köşeye çekilip başbaşa verdiler. Şeytan da haklarında yazılmış olan bedbahtlık fermanını onlara süslü gösterdi. Kendi aralarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e suikast kararı alıp şöyle dediler:“Sizden kim şu değirmen taşını alır da yukarı çıkıp onu başının üzerine atarak kafasını parçalar?” Aralarında en bedbaht kişi olan Amr b. Cahhâş: Ben yaparım, dedi. Sellam b. Mişkem de onlara: Böyle bir şey yapmayın. Allah’a andolsun ki yapmak istediğiniz iş, ona haber verilecektir. Ayrıca bu bizimle onun arasındaki ahdi bozmak demektir, dedi. Derhal Rabbinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e ne yapmak istediklerine dair ilâhî vahiy geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hızlıca yerinden kalktı ve Medine’ye doğru gitti. Ashabı da arkasından ona yetişerek: Biz farkına bile varamadan sen kalkıp yola koyuldun, deyince o da kendilerine, yahudilerin ne yapmak istediklerini haber verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara şu haberi gönderdi:“Medine’den çıkıp gidin ve orada benimle birlikte bir arada kalmayın. Ben size on günlük süre tanıyorum. Bu süreden sonra sizden kimi bulursam boynunu vuracağım.” Günlerce hazırlıklarını sürdürdüler. Münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl da onlara şu haberi gönderdi:“Yurtlarınızdan çıkmayın. Beraberimde iki bin kişi var. Bunlar, sizinle birlikte hisarlarınıza girecek ve sizin uğrunuzda ölünceye dek çarpışacaklardır. Diğer taraftan Kurayzalılar da Gatafanlılardan antlaşma yaptığınız kimseler de size yardım edecektir.” Başkanları Huyey b. Ahtab, münafıkların başının kendisine söylediklerinden umutlandı ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:“Biz yurdumuzdan çıkıp gitmiyoruz, artık ne istersen yap”, diye haber gönderdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı tekbir getirerek onların üzerine gitmek üzere harekete koyuldular. Sancağı Ali b. Ebu Talib radıyallahu anh taşıyordu. Kalelerinin etrafını kuşattılar ve bir süre onlara ok ve taş yağdırdılar. Kurayzalılar yardımlarına gelmediği gibi Abdullah b. Ubey b. Selûl ile Gatafanlılardan antlaşmalıları olan kimseler de onlara ihanet etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onları kuşattı ve çevrede bulunan onlara ait hurma ağaçlarını kestirip yaktı. Bunun üzerine ona: Medine’den çıkıyoruz, diye haber gönderdiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem oradan kendi canlarını, çoluk çocuklarını ve silah dışında develerinin taşıyabileceği kadar malları beraberlerinde almak şartı ile kalelerinden inmelerine müsaade etti ve geride kalan mallara ve silâhlara da el koydu. Nadiroğullarından ele geçirilen mallar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun ihtiyaçlarına ve müslümanların maslahatına harcanıyordu. Bu malların beşte dördünü o, gazilere dağıtmamıştı. Çünkü Yüce Allah, burayı ona fey (savaşsız ganimet) olarak tahsis etmişti. Müslümanlar orayı ele geçirmek üzere ata binip deve koşturmamışlardı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’e sürdü. Aralarında liderleri Huyey b. Ahtab da vardı. Onların topraklarını ve diyarlarını ele geçirdi. Orada bıraktıkları silahlara da el koydu. Silahlar arasında elli zırh, elli miğfer ve üç yüz kırk tane kılıç vardı. Siyer alimlerinin sözünü ettikleri üzere kıssalarının özü bundan ibarettir.
1. Yüce Allah, bu sûreyi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Rabbini hamd ile tesbih ettiklerini, celâline yakışmayan şeylerden de O’nu tenzih ettiklerini, azameti önünde boyun eğip O’na ibadet ettiklerini haber vererek başlatmaktadır. Çünkü O, her şeye boyun eğdirmiş olan Azîzdir. Kimse O’na karşı koyamaz ve O’nun için zor diye bir şey yoktur. Yaratması ve emretmesi, sonsuz hikmetlerle dolu olan Hakîm’dir. O, boşuna hiçbir şey yaratmaz. Maslahat ihtiva etmeyen hiçbir hükmü teşrî’ buyurmaz. Hikmetinin gerektirmediği hiçbir iş yapmaz.
2. Bunlardan birisi de O’nun, Rasûlüne küfre sapmış Kitap ehlinden olan Nadiroğullarına karşı, Allah Rasûlü ile antlaşmalarını bozmaları üzerine yardım etmiş olmasıdır. Böylece o, onları alışageldikleri ve pek sevdikleri yurtlarından çıkarmıştır. Onların oradan çıkartılmaları, Allah’ın haklarında Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtası ile takdir etmiş olduğu ilk sürgün idi ve bu sürgün Hayber’e gerçekleşmişti. Âyet-i kerime (ilk sürgün ifadesi) onların bunun dışında başka sürgünlerinin olduğuna da delildir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onları Hayber’den de sürmüştür. Daha sonra Ömer radıyallahu anh da onlardan geriye kalanları oradan sürmüştü. Ey müslümanlar! “Siz onların” yurtları oldukça korunaklı ve kendileri de güçlü olması dolayı ile yurtlarından “çıkacaklarını sanmıyordunuz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanıyorlardı.” Bu yüzden kalelerini şımarıklık derecesinde beğenmiş, fakat aldanmışlardı. Bu kaleleri içerisinde oldukları sürece kendilerine zarar verilemeyeceğini, kimsenin onlara güç yetiremeyeceğini zannetmişlerdi. Fakat Allah’ın kaderi her şeyin üstündedir. Hisarların ve kalelerin O’na karşı bir faydası olmayacağı gibi gücün ve savunmanın da bir faydası olmaz. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:“Fakat Allah onlara hiç hesaba katmadıkları bir taraftan geldi.” Yani onlar hatırlarından geçirmedikleri, hiç düşünmedikleri bir taraftan baskın ve hücuma maruz kaldılar. Bu ummadıkları husus, şöylece ifade edilmektedir:“Ve kalplerine korku saldı.” Kalplerindeki bu şiddetli korku, Allah’ın en büyük ordusudur. Ona karşı ne sayının, ne araç gerecin, ne gücün, ne de kuvvetli oluşun bir faydası yoktur. Onların kanaatine göre eğer onlara bir zarar gelecek olsaydı bu, ancak arkasında korundukları ve huzur buldukları kalelerinden olabilirdi. Ama Allah’tan başkasına güvenen yardımsız kalır. Allah’tan başkasına meyledenin bu tutumu, kendi aleyhinedir. Bu nedenle sabır ve sebatın yahut gevşeklik ve zaafın yeri olan kalplerine semavî bir emir gelip onları buldu. Kalplerindeki gücü ve metaneti ortadan kaldırdı. Bunların yerine zaaf, gevşeklik ve korkaklık yerleştirdi. Bunu önleyebilecek güçleri de yoktu. Bu da onlara karşı müminlere ilahi bir yardımdı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "(Öyle ki) evlerini hem kendileri kendi elleri ile tahrip ediyorlardı hem de mü’minlere (tahrip ettiriyorlardı).” Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile mallarından develerinin taşıyabileceği kadar yük alacakları şekilde anlaşma yapmışlardı. Bundan dolayı evlerinin beğendikleri yerlerini, tavanlarının pek çoğunu dahi bozdular. Azgınlıkları sebebi ile yurtlarının tahrip edilmesi ve kalelerinin yıkılması konusunda mü’minleri kendi başlarına kendileri musallat ettiler. Bu yapılanlara kendileri sebep oldular ve kendilerine en büyük zararı kendileri verdiler. "O halde ibret alın, ey basiret” mükemmel akıl ve eşyanın özünü kavrayan sağlam görüş “sahipleri!” Çünkü bu, gerçekten Allah’ın hakka karşı inatlaşan ve hevâlarana uyan kimselere karşı neler yaptığının anlaşılmasına yardımcı olacak bir ibret vesilesidir. Bu kimselerin günahları sebebi ile Allah’ın emri gelip onları bulduğunda, ibretli cezalar onları yakaladığında güçlerinin kendilerine bir faydası olmamış, kuvvetleri onları koruyamamış, hisarları ve kaleleri de kendilerini himaye edememiştir. Asıl muteber olan sebebin hususiliği değil, mananın umumiliğidir. O nedenle bu âyet-i kerime genel olarak ibret almanın emredilmiş bir husus olduğuna delil olmaktadır. İbret alma ise birbirine benzeyen şeyleri göz önünde bulundurmak, bir şeyi kendisine benzeyen başka bir şeye kıyas etmektir. Ahkâmın içerdiği ve yeri akıl ve düşünce olan mana ve hikmetler üzerinde tefekkür etmektir. Bu sayede akıl kemâle erer, basiret aydınlanmış olur. İman artar ve gerçek anlamı ile kavrayış husule gelir.
3. Daha sonra Yüce Allah, bu yahudilerin başına hak ettikleri ve lâyık oldukları her şeyin henüz gelip kendilerini bulmadığını, Allah’ın onların musibetlerini nispeten hafifletmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah onların hakkında” kendilerine isabet eden “sürgünü” hiçbir şekilde değişmesi, değişikliğe uğratılması söz konusu olmayan olan kader ve kazası gereği “yazıp takdir etmemiş olsa idi, onları elbette dünyada azaba uğratırdı.” Dünyadaki azapları ve ibretli cezaları başka türlü olurdu. Ama onlar, dünyevî çetin azaptan kurtulmuş iseler dahi âhirette onlar için ateş azabı vardır ki onun ağırlığını Allah’tan başka kimsenin bilmesine imkân yoktur. Onlar, cezalarının bittiğini ve geriye çekecekleri herhangi bir cezanın kalmadığını sakın sanmasınlar. Allah’ın onlar için hazırladığı âhiret azabı daha büyük ve daha ağırdır.
4. “Bunun sebebi onların Allah’a ve Rasûlüne muhalefet etmeleridir.” Onlara düşmanlık etmeleri, savaş açmaları ve onlara isyan olan hususlarda çalışıp çabalamalarıdır. O’nun, kendisine karşı gelip düşmanlık eden kimseler hakkındaki sünneti/kanunu budur. “Kim Allah’a muhalefet ederse (bilsin ki) Allah cezası pek çetin olandır.”
5. Nadiroğullarının, Allah Rasûlünü ve müslümanları hurma ağaçlarını kestikleri için kınamaları ve bunun yeryüzünde fesadın bir parçası olduğunu iddia edip müslümanlara dil uzatmak için bunu bahane yapmaları üzerine Yüce Allah, onların hurma ağaçlarını kesmelerinin de oldukları halde bırakmalarının da “hep Allah’ın izni” ve emri dahilinde olduğunu haber vermiştir. Bu da “Allah'ın fâsıkları alçaltması içindir.” Çünkü sizlere hurma ağaçlarını kesip yakma imkânını O, vermiştir. Ta ki bu, onlar için dünya hayatında ibretli bir ceza ve aşağılanma sebebi olsun. Böylelikle tam anlamı ile âciz olduklarını anlayacakları bir zillete düşsünler. Ayrıca onlar güçlerinin esas kaynağını teşkil eden hurma ağaçlarını dahi kurtaracak güçlerinin olmadığını anlasınlar. (Âyet-i kerimede geçen “hurma ağacı” anlamındaki): “لِّينَةٍ ” kelimesi, en doğru ve en uygun ihtimale göre bütün hurma ağaçlarını kapsayan bir ifadedir. İşte Nadiroğullarının durumu ve Allah’ın dünyada onlar için hazırladığı âkıbetin ne olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır. Daha sonra Yüce Allah Nadiroğullarına ait malların ve eşyaların kimlerin eline geçtiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
6. “Allah’ın onlar(ın malların)dan” yani o şehrin ahalisi olan Nadiroğullarından “Rasûlüne verdiği feye/ganimete gelince” ey müslümanlar! “siz, onun için ne at koşturdunuz ne de deve.” Yani bunları ele geçirmek için ne kendiniz yoruldunuz, ne de bineklerinizi yordunuz. Aksine Yüce Allah, onların kalplerine korku saldı da bu mallar, elinize kendiliklerinden ve siz onlar için çalışıp çabalamadan elinize geçmiş oldu. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat Allah peygamberlerini dilediği kimselere hakim kılar. Allah her şeye gücü yetendir.” O’nun mükemmel kudretinin bir gereği de şudur: Hiçbir iş O’na imkânsız değildir, hiç kimse O’nun gücüne sığınmadan güçlü olamaz. Fakihlerin ıstılahına göre “fey”in tarifi: Kâfirlerden savaşmaksızın ve hak yolla alınan mallardır. Nadiroğullarının müslümanlardan korktukları için bırakıp gittikleri mallar buna örnektir. Buna (kök olarak dönmek anlamına gelen) fey adının verilmesinin sebebi, bu malın, onu hak etmeyen kâfirlerden onun en büyük hak sahipleri olan müslümanlara dönmesindir. Fey’in genel hükmünü ise Yüce Allah şu buyruklarında zikretmektedir:
7. “Allah’ın” genel olarak ister Allah Rasûlü zamanında olsun, ister ondan sonra ümmetinden yönetim görevini üstlenen kimseler vasıtası ile olsun “ülkeler ahalisinden Rasûlüne verdiği fey/ganimet; Allah’a, Peygambere, akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitir.” Bu âyet-i kerime Enfâl Sûresi’nde yer alan Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir: "Eğer Allah’a Furkan günü olan, o iki ordunun birbirleri ile karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.” (el-Enfâl, 8/41) Burada sözü edilen fey’ beşe bölünür: Allah’a ve Rasûlüne ait olan beşte bir, müslümanların genel maslahatlarına harcanır. Bir beşte bir “akrabalara” yani Haşimoğulları ile Muttaliboğullarına -var olmaları halinde- verilir. Bu hususta erkeklerine de kadınlarına da eşit pay verilir. Burada Haşimoğulları ile birlikte Muttaliboğullarının da bu beşte bire girmelerinin, buna karşılık Abdimenaf oğullarının geri kalanlarının girmeyişlerinin sebebi şudur: Muttaliboğulları da Haşimoğulları ile birlikte Şi’bi Ebi Talib’de muhasara/boykot altında idiler. Söz konusu muhasara ise Kureyşlilerin onlardan uzak kalmak ve onlara düşmanlık etmek üzere akitleştikleri bir boykot dönemi idi. Muttaliboğulları diğerlerinin aksine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e yardımcı oldular. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Abdülmuttalib oğulları hakkında şöyle demiştir:“Onlar ne cahiliye döneminde ne İslâm döneminde benden ayrılmadılar.” Bir beşte bir de babaları bulunmayan ve henüz ergenlik yaşına gelmemiş kimseler demek olan fakir yetimlere verilir. Bir beşte bir pay da yoksullara, diğer beşte bir de yolda kalmışlaradır. Yolda kalmışlar, vatanlarında bulunmayan, bu nedenle de ortada kalmış yabancılar demektir. Yüce Allah’ın fey’i bu şekilde takdir edip sadece sözü edilen bu kimselere has kılmasının sebebine gelince bu, “o (fey) içinizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan” ve yalnızca onların elinde kalan bir servet “olmasın” diyedir. Çünkü Yüce Allah, bunu bu şekilde takdir etmemiş olsaydı, zenginler ve güçlüler arasında bu mal döner dolaşır, bunların dışında kalan acizler bu maldan hiçbir şey elde edemezdi. Bu ise Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği çapta büyük bir fesada sebep olurdu. Halbuki Allah’ın emir ve şeriatine tabi olmakta sayısız büyük maslahatlar söz konusudur. Bundan dolayı Yüce Allah, bu türlü kaideyi ve genel esası şöylece emretmektedir: "Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun.” Bu buyruk, dinin inanç esaslarını da, ahkamını da, zahirini de batınını da kapsar. Rasûlün getirdiği ne varsa kulların kesin olarak onu alması veona uyması gerekir. Ona muhalefet edilmesi helâl değildir. Rasûl herhangi bir şeye dair açık bir hüküm bildirecek olursa bu, Yüce Allah’ın hüküm bildirmesi gibidir. Onu terk etmekte hiçbir kimse mazur değildir, kimseye ruhsat da verilmemiştir. Herhangi bir kimsenin söylediklerinin onun söylediğinin önüne geçirilmesi de caiz değildir. Daha sonra Yüce Allah, kendisinden korkup sakınmayı yani takvâlı olmayı emretmektedir. Zira takvâ ile kalpler ve ruhlar mamur olur. Dünya ve âhiret düzelir. Ebedi mutluluk ve pek büyük kurtuluş, takvâ ile elde edilir. Takvâ yitirilecek olursa ebedi bedbahtlık ve sonu gelmez bir azap söz konusu olur. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’tan korkup sakının; çünkü Allah” takvâyı terk eden ve hevâya uymayı tercih eden kimselere karşı “cezası çok çetin olandır.”
8-9. Daha sonra Yüce Allah, bu fey’ mallarını tahsis ettiği bu kimselere ayırmasını gerektiren sebebi ve hikmeti söz konusu etmekte ve bu malların kendilerine ayrılmasını hak ettiklerini, yardım görmeye haklarının bulunduğunu belirtmektedir. Çünkü onlar, ya Allah’ın rızasını elde etmek ve dinini desteklemek için Rasûlüne besledikleri sevgi dolayısı ile sevip alıştıkları yurtlarını, vatanlarını, sevdiklerini, dostlarını ve mallarını terk ve hicret etmiş muhacirlerdir. Ki bunlar “(özü sözü) doğru olanların ta kendileridir.” Çünkü imanlarının gereklerini yerine getirmişler, salih amelleri ile zor ve ağır ibadetleri ile imanlarını tasdik etmiş kimselerdir. Bu yönleri ile onlar, iman ettiği iddiasında bulunup da onu cihad, hicret ve buna benzer ibadetler ile tasdik etmeyenlerden farklıdırlar. Ya da bu kimseler, kendi istek ve iradeleri ile severek ve tercih ederek Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, Evs ve Hazreclilerden oluşan Ensârlardır. Bunlar Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kucak açmışlar, insanlara karşı onu korumuşlar, hicret ve iman diyarını yurt edinmişlerdi. Öyle ki burası mü’minlerin kendisine başvuracakları, dönecekleri bir sığınak haline gelmişti. Muhacirler de buraya gelip sığındılar, müslümanlar bu diyarın sınırları içerisinde yerleştiler. Çünkü o vakit bütün bölgeler savaş, şirk ve kötülük diyarı idi. Dinin yardımcıları olanlar hep Ensar’a sığınırlardı. İslâm yayılıncaya, güçleninceye ve peyderpey hakimiyeti artıncaya kadar bu böyle sürdü. Nihâyet kalpleri ilim, iman ve Kur’ân ile, ülkeleri de kılıç ve mızraklar ile fethettikleri vakte kadar bu böyle sürdü. Bunların güzel vasıfları arasında şu da vardır:“Kendilerine hicret edenleri severler.” Bunun sebebi de Allah’a ve Rasûlüne besledikleri sevgidir. Bu yüzden O’nun sevdiklerini de sevdiler ve dinine yardımları dokunanlara da yardımcı oldular. “ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir çekememezlik duymazlar.” Allah’ın lütfundan onlara verdikleri, onlara tahsis etmiş olup da hak ettikleri pek üstün fazilet ve konumlarından dolayı muhacirleri kıskanmazlar. Bu, onların kalplerinin ne kadar temiz olduğuna, kalplerinde hile, kin ve haset bulunmadığına delildir. Bu buyruk muhacirlerin, ensardan faziletli olduğuna da delildir. Çünkü Allah, önce muhacirlerden söz etmiş, daha sonra da Ensar’ın muhacirlere verilenlerden dolayı kalplerinde herhangi bir kıskançlık beslemediklerini belirtmiştir. Bu da Yüce Allah’ın muhacirlere, ne ensara ne de başkalarına vermediği şeyleri verdiğine delildir. Çünkü onlar hem dine yardım etmişler, hem de hicret etmişlerdi. "Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar dahi (din kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” Yani Ensarın başkalarına üstün geldikleri vasıflarından, kendilerini diğerlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi de başkasını kendine tercih etmektir (îsâr). Bu da cömertliğin en mükemmel çeşididir. Zira o, mal ve daha başka nefsin sevdiği şeylerde başkalarını knedine tercih etmek, onlara bizzat muhtaç olmakla hatta zorunlu olarak gerek duymakla ve darlık içerisinde bulunmakla birlikte onları başkasına seve seve verebilmektir. Bu, ancak son derece temiz bir ahlâktan, Yüce Allah’a duyulan ve nefsin zevk alıp arzu ettiği şeylerin önüne geçirilen ilahi bir sevgiden kaynaklanabilir. Kendisinin ve çoluk çocuğunun yiyeceğini misâfirlerine takdim eden ve çoluk çocuğu ile birlikte geceyi aç geçiren Ensar’a mensup bir sahabinin kıssası da buna örnektir ki bu âyet de ondan dolayı nazil olmuştur. Îsâr (başkasını kendisine tercih etmek) benciliğin/egoizmin aksidir ve iyi bir şeydir. Bencillik/egoizm ise yerilmiş bir şeydir. Çünkü o, cimriliğin ve eli sıkılığın özelliklerindendir. Kendisine îsâr özelliği ihsan edilmiş bulunan kimse, nefsinin cimriliğine karşı korunmuş kimse demektir ki “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Nefsin cimrilikten korunması, emrolunduğu bütün hususlarda cimrilik etmekten korunmasını kapsar. Buna göre kul, nefsinin cimriliğine karşı korunacak olursa Allah ve Rasûlü’nün emirlerini rahatlıkla ve kolaylıkla yerine getirir. İsteyerek ve itaat etmek arzusu ile tam bir kalp huzuru ile bunları yapar. Yine gönül isteği ile Allah’ın yasakladıklarını terk eder. İsterse bu yasakları nefsi sevsin, onları işlemeye çağırsın ve onları arzulasın. Yine böyle bir kimse, Allah yolunda ve Allah’ın rızası uğrunda mallarını seve seve harcar. Bu yolla da kurtuluşu elde eder ve umduklarına nail olur. Oysa nefsinin cimriliğine karşı korunamayarak hayra karşı cimrilik etmeye müptela olanlar, böyle değildir. Şerrin esası ve temel kaynağı da işte budur.
10. Zikri geçen bu iki faziletli ve üstün sınıf, sahabe-i kiramdır ve önderlerdir. Bunlar öne geçmiş, pek çok faziletlere sahip olmuşlardır. Bunlar vasıtası ile kendilerinden sonra gelenleri geçmişler, kendilerinden öncekilere de yetişmişlerdir. Bu sebeple onlar, mü’minlerin en ileri gelenleri, müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin liderleridirler. Onlardan sonra gelen kimselerin onların arkasından yürümeleri ve onların hidâyetlerini takip etmeleri fazilet olarak onlara yeter. Bundan dolayı Yüce Allah, sonradan gelenler arasından onların izinden gidenleri söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Onlardan” Muhacir ve Ensardan “sonra gelenler” hem kendilerinin hem diğer mü’minlerin iyiliklerini isteyerek “derler ki: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla!” Bu, önceden iman etmiş olan ashabı kiramı, onlardan öncekileri ve onlardan sonrakilerini içeren bütün mü’minleri kapsayan bir duadır. Bu da imanın faziletlerinden birisidir. Şöyle ki mü’minler birbirlerinden yararlanırlar ve aralarındaki iman ortaklığı dolayısı ile birbirlerine dua ederler ki bu iman da mü’minler arasındaki kardeşliğin sebebidir. Bu kardeşliğin bir parçası da birbirlerine dua etmeleri ve birbirlerini sevmeleridir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu dualarında kalplerinden azı ile çoğu ile her türlü kinin giderilmesini istediklerini zikretmektedir. Kin kalpten giderilecek olursa, onun zıddı yerleşir ki bu da mü’minler arasındaki sevgi, dostluk, dayanışma, samimi olarak onların iyiliğini isteme vb. gibi mü’minlerin haklarından olan hususları ihtiva eder. Yüce Allah, ashab-ı kiramdan sonra gelen bu dua sahiplerini de iman sahibi olmakla nitelendirmektedir. Çünkü onların:“Ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi” ifadeleri, imanda onların da onlara ortak olduklarına, ashab-ı kirama iman ve itikad esaslarında tabi olduklarına delildir. Bunlar da bu niteliğin tam anlamı ile ancak kendileri hakkında söz konusu olduğu ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Onların bir diğer vasfı ise günahlarını itiraf etmek, bunlardan dolayı Allah’tan bağışlanma dilemek, birbirleri için de af ve mağfiret istemek, mü’min kardeşlerine karşı kalplerindeki kin ve olumsuz duyguları izale etmek için çalışmaktır. Çünkü onların bu şekilde dua etmeleri sözünü ettiğimiz hususları gerektirmekte ve birbirlerini sevdiklerini ifade etmektedir. Yine onların her birinin kendisi için istediğini kardeşi için de istediğini, yanında olsun, gıyabında olsun, hayatta iken veya ölümünden sonra olsun mü’min kardeşinin iyiliğini istediğini de ifade etmektedir. Yine bu ayet-i kerime bu sayılanların, mü’minlerin birbirlerine karşı hakları arasında yer aldığını da göstermektedir. Daha sonra mü’minler, bu dualarını Yüce Allah’ın rahmetinin kemâline, O’nun mü’minlere olan lütuf, ihsan ve şefkatinin ileri derecesine delil teşkil eden iki güzel ismiyle sona erdirmektedirler. Allah’ın onlar üzerindeki rahmet ve ihsanının bir tecellisi hatta en üstün şekli de onlara gerek kendisine karşı gerek diğer kullarına karşı yerine getirmeleri gereken hakları yerine getirme tevfikini ihsan etmiş olmasıdır. İşte bu üç sınıf, bu ümmetin sınıflarını oluşturur. Bunlar fey’in, İslâm’ın maslahatlarına dönük olan harcama yerlerini teşkil eden ve fey’e de layık olan kimselerdir. Allah lütuf ve ihsanı ile bizleri de bu sınıflardan kılsın.
11. Daha sonra Yüce Allah, münafıkların hallerinin hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira bu münafıklar, Kitap ehlinden (küfürde) kardeşleri olan kimselere, mü’minlere karşı yardımcı olacaklarını ve onların yanında yer alacaklarını vaat etmişler ve onlara şöyle demişlerdi:“Eğer siz (yurdunuzdan) çıkartılırsanız andolsun biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz.” Yani size yardımcı olmama konusunda bizi engelleyecek yahut korkutacak hiç kimsenin sözünü dinlemeyiz. "ve eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz.” Halbuki Allah şahitlik eder ki onlar” kardeşlerini aldatıp kandırdıkları bu sözlerinde “kesinlikle yalancıdırlar.” doğru söylemiyorlar. Onların bu tutumları da garip karşılanmaz. Çünkü yalan söylemek onların özelliği, aldatmak ve kandırmak da ayrılmaz vasıflarıdır. Münafıklık ve korkaklık da onların yakasını bırakmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, şu buyruğu ile -ki verdiği haber aynen vukua gelmiş ve tıpkı bildirdiği gibi gerçekleşmiştir- onların yalancılıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır:
12. “Eğer onlar” sürgüne gönderilmek üzere yurtlarından “çıkartılırlarsa” vatanlarını sevdiklerinden, savaşma dirençleri olmadığından ve sözlerinde durmadıklarından dolayı “onlarla birlikte çıkmazlar. Eğer onlara savaş açılırsa onlara yardım etmezler.” Aksine korkaklık onları çepeçevre kuşatır, başıbozukluk onlara hakim olur. Kardeşlerine en muhtaç oldukları bir zamanda yardım etmez, onları desteksiz bırakırlar. "Onlara” faraza “yardım etseler bile gerisin geri kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.” Yani savaştan ve yardımdan gerisin geriye dönüp kaçarlar. Allah’tan onlara hiçbir şekilde de yardım edilmeyecektir.
13. Onları böyle davranmaya iten sebep ise şudur: Ey mü’minler! “İçlerinde size karşı duydukları korku, Allah korkusundan çok daha fazladır.” Allah’tan çok sizden korkarlar. Ne kendisine ne da başkalarına herhangi bir fayda sağlayamayan, bir zararı da önleyemeyen yaratılmışların korkusunu, fayda ve zararı elinde bulunduran ve istediğine verip istediğinden de alan Yaratıcının korkusunun önüne geçirmişlerdir. "Bu da onların anlamayan bir topluluk olmalarındandır.” İşlerin önem mertebelerini anlamazlar, eşyanın hakikatini bilmezler, akıbetleri düşünmezler. Halbuki asıl anlayış ve kavrayış, Allah’tan korkmanın, O’ndan ummanın ve O’nu sevmenin, diğer bütün hususların önüne geçirilmesi ve başka şeylerin onlara tabi kılınmasıdır.
14. “Onlar sizinle toplu olarak” yani bir arada “(yüz yüze) değil de ancak korunaklı şehirlerde yahut da surların arkasından savaşırlar.” Size karşı savaşta sebat gösteremezler ve böyle bir savaşa girişemezler; ancak korunaklı şehirlerde koruma altında yahut surların ve duvarların arkasında bulunurlarsa o zaman savaşa kalkışırlar. Bu yolla kendilerini nispeten koruyabilirler. Bunu da cesaretlerinden değil kalelerine ve surlarına güvendikleri için yaparlar. Bu ifade onları çok ağır şekilde yermektedir. “Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir.” Yani kendi aralarında çetin savaşırlar. Bu konuda ne bedenlerinde ne de güçlerinde herhangi bir eksiklik yoktur. Asıl eksikleri, onların imanlarındaki zafiyette ve onların sözbirliği etmeyişlerindedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Sen onları” bir araya gelmiş ve birbirlerini destekler halde gördüğünde “birlik içinde sanırsın, ama kalpleri darmadağınıktır.” Birbirlerine kin beslerler ve ayrılık içindedirler. “Bu” sözü geçen sıfatlarla nitelendirilmelerini gerektiren hal, “onların akıllarını kullanmayan bir topluluk olmalarındandır.” Akılları fikirleri yoktur. Akılları bulunsa idi üstün olanı değersize tercih ederlerdi. Kendileri adına daha değersiz olanı seçmezlerdi. Sözbirliği ederler, kalpleri birbirine kaynaşırdı. Bu yolla da birbirlerine yardımcı olurlar, birbirlerini desteklerlerdi. Dinî ve dünyevi maslahatları hususunda birbirlerine yardımcı olurlardı.
15. Ehli kitaptan yardımsız bırakılan ve Allah’ın, kendilerine karşı Rasûlüne zafer verip dünya hayatında rüsvaylığı tattırdığı, ayrıca kendilerine yardımcı olacaklarını vaat eden kimselerin yardımından da mahrum kalan bu kimselerin durumu “kendilerinden yakın bir zaman önce yaptıklarının vebalini tatmış olanların durumu gibidir.” Bunlar da şeytanın kendilerine amellerini süslü gösterdiği Kureyş kâfirleridirler. Şeytanın bunlara neler söylediklerini Yüce Allah bize şöylece haber vermektedir: "Bugün insanlar içinde sizi yenebilecek yoktur. Ben de muhakkak sizin yardımcınızım.” İki ordu birbirini görünce (şeytan) iki topuğu üstüne gerisin geri kaçarak: “Benim sizinle hiçbir ilişkim yok. Gerçekten ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben muhakkak Allah’tan korkarım. Çünkü Allah cezası çok şiddetli olandır, demişti.”(el-Enfâl, 8/48) Böylelikle nefisleri kendilerini aldatmış, kendilerine fayda sağlayamayacak ve azabı onlardan uzaklaştıramayacak kimseler de onları kandırmıştı. Nihâyet böbürlenerek ve büyüklük taslayarak Bedir’e kadar geldiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve mü’minlere arzuladıkları gibi zarar verebileceklerini sandılar. Allah ise Rasûlünü ve mü’minleri onlara muzaffer kıldı. Onlar da müşriklerin ileri gelenlerini öldürdüler, pek çok kimseyi de esir aldılar. Diğerleri ise kaçıp kurtulmaya çalıştı. Böylelikle “onlar yaptıklarının vebalini” şirk ve azgınlıklarının sonundaki cezasını “tatmış” oldular. Bu, dünyadaki cezaları idi. Âhirette ise “onlar için can yakıcı bir azap vardır.”
16. Kitap ehlinden olan kafir kardeşlerini yardım etme vaadiyle kandıran münafıkların durumu da “şeytanın durumu gibidir. Zira o, insana: “Kâfir ol” der.” Yani şeytan böyle bir kimseye küfrü allayıp pullar, güzel gösterir ve küfre davet eder. O kimse de şeytana aldanıp kâfir olup bedbahtlık yolunu seçince daha önce kendisini bunlara davet eden ve dostu olduğunu ileri süren şeytanın ona hiçbir faydası olmaz. Aksine o, ondan uzaklaştığını bildirir:“Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.” Yani sana gelen azabı önleyecek gücüm yoktur. Benim sana iyilik namına zerre ağırlığı kadar dahi olsa hiçbir faydam olmaz.
17. “Nihayet ikisinin de âkıbeti” yani küfre çağıran şeytan ile çağrılan ve şeytana itaat eden insanın âkıbeti “içinde ebedi kalmak üzere ateşe girmek olur.” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“O kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin arkadaşlarından olmaya davet eder.”(Fatır, 35/6) Zulüm ve küfre sapmakta ortak olan “zalimlerin cezası” azabın şiddeti ve kuvveti farklı olsa bile “budur.” İşte şeytanın bütün dostlarına karşı tavrı budur. O, onları çağırır ve kendileri için zararlı olabilecek şeylere doğru aldatarak onları çeker. Nihâyet tuzağa düşüp de helâkin sebepleri onları çepeçevre kuşattığında onları terk edip gider. Ona itaat edenler ne kadar kınansalar azdır! Çünkü Allah, ondan sakındırmış, ona karşı uyarmış, onun amaçlarını ve nihaî âkıbetini haber vermiştir. Ona itaat etmeye kalkışan kimse, bilerek Allah’a isyan ediyor demektir. Bu konuda onun hiçbir mazereti olamaz.